5 Aralık’ta Beyaz Saray yeni „Ulusal Güvenlik Stratejisi”ni kamuoyuna açıkladı. Bu belge, kapitalizmin içine sürüklendiği derin ve yapısal kriz koşullarında ABD emperyalizminin gelecek planlarına dair önemli ipuçları sunuyor. Metin boyunca Çin emperyalizmi sıkça anılıyor ve ABD’nin en büyük
stratejik rakibi olarak tanımlanıyor.
Belgenin tamamı Trump yönetiminin “America First / MAGA” doktrini çerçevesinde şekillendirilmiş durumda. Pek çok yorumcu bu stratejiyi, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu olarak değerlendiriyor. Trump’ın siyasal üslubu ve bakış açısı açıkça hissediliyor.
Monroe Doktrini, Avrupalı güçlerin Amerikan kıtasındaki sömürgeci girişimlerine set çekmeyi amaçlıyor; buna karşılık ABD de Avrupa kıtasında doğrudan sömürgeci hamlelerden kaçınacağını ilan ediyordu.
2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Amerika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Orta Doğu ve Afrika’ya kadar dünya ölçeğinde kapsamlı analizler ve öngörüler içeriyor.
Bu yazıda özellikle Avrupa ve Orta Doğu başlıkları üzerinde duracağız.
Avrupa
Emperyalist güçler arasında olası bir üçüncü paylaşım savaşı tehdidinin giderek somutlaştığı bir dönemde, saflaşmaların keskinleştiğini görüyoruz. Bir tarafta ABD öncülüğündeki Batı emperyalist bloğu, diğer tarafta ise Çin merkezli ve Rusya’nın kısmen dahil olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü ekseni yer alıyor.
ABD, stratejik önceliğini ana rakibi Çin’e vermek istiyor. Bu nedenle Avrupa üzerindeki koruyucu şemsiyesini, yani NATO içindeki belirleyici rolünü, kademeli olarak daraltmayı planlıyor. Avrupa devletlerinin bundan böyle daha fazla kendi askeri ve siyasi yükünü üstlenmesi bekleniyor.
Bu yaklaşım, emperyalist blokların kendi iç çelişkilerinin de bir yansımasıdır. Sistemin mantığı gereği, çıkarlar çatıştığında emperyalist güçler birbirleriyle de savaşmaktan geri durmaz. Her biri pastadan en büyük payı kapma peşindedir. ABD emperyalizmi ise bu süreçte Avrupa’ya karşı üstünlüğünü korumak
istemektedir.
Bu çelişkilerin somutlaştığı başlıklardan biri de Ukrayna savaşıdır. Savaşın ilk dönemlerinde ABD, Ukrayna’yı Rusya’ya karşı yoğun biçimde desteklemişti. Ancak yaklaşık bir yıldır Washington’un yaklaşımı
belirgin biçimde değişmektedir.
Trump’ın Putin ile kurduğu yakın ilişkiler ve Suriye’de ABD’nin nüfuzunu artıran gelişmeler – özellikle ABD’ye bağlı HTŞ’nin iktidara taşınması ABD ile Rusya arasında Ukrayna’nın bir pazarlık konusu haline gelmiş olabileceğine işaret ediyor. Bu kez denge Rusya lehine kurulabilir.
Belgede, Rusya’nın Çin’e kıyasla ekonomik olarak zayıf olduğu, asıl gücünü ise nükleer silah kapasitesinden aldığı açıkça ifade ediliyor. Avrupa ülkelerinin, nükleer silahlar dışında, askeri alanda Rusya’ya karşı belirgin bir üstünlüğe sahip olduğu da özellikle vurgulanıyor.
Dikkat çekici olan nokta, ABD’nin Rusya ile “stratejik istikrar” arayışıdır. Belgeye göre Rusya esas olarak bölgesel çıkarlar peşindedir ve bu çıkarlar ABD’yi doğrudan tehdit etmediği sürece tolere edilebilir.
Buna karşın NATO ülkeleri – özellikle Almanya ve Fransa – Ukrayna savaşına verdikleri desteği sürdürmekte kararlıdır. Amaç, Rusya’yı uzun vadeli bir askeri ve ekonomik yıpratma sürecine sokmak ve Ukrayna’yı NATO’ya entegre etmektir.
Bu süreçte Almanya, Rusya’dan ucuz enerji ithalatına dayanan pragmatic ilişkilerini sona erdirerek ciddi bedeller ödemiş; enerji ihtiyacını Suudi Arabistan ve Azerbaycan gibi yeni tedarikçilere yöneltmiştir.
ABD ise artık Avrupalı müttefiklerini büyük ölçüde kendi kaderlerine terk etmektedir. Silah satışları sürecek, ancak bu silahların Ukrayna’ya kredi karşılığı verilip verilmemesi Washington açısından tali bir mesele haline gelmiştir.
ABD ayrıca NATO’nun sürekli genişleyen bir askeri blok olarak algılanmasını sona erdirmek istemektedir.
Avrupa hükümetlerinin, Ukrayna savaşının bitmesini isteyen halk çoğunluğuna rağmen sürdürdüğü antidemokratik politikalar da bu bağlamda eleştirilmektedir.
Belgede Avrupa’nın geleceğine dair ciddi kaygılar dile getirilmektedir. Mevcut gidişat devam ederse, Avrupa’nın 20 yıl içinde bugünkü halinden tamamen farklı bir görünüme bürüneceği öngörülmektedir. Bunun nedenleri arasında göç hareketleri de sayılmaktadır. Ayrıca bazı Avrupa ülkelerinin uzun vadede ABD için güvenilir müttefik olup olamayacağı sorgulanmaktadır.
Belge, sağ popülist ve aşırı sağ partilerin yükselişini iyimserlikle karşılamakta ve “Avrupa’nın mevcut yönelimine karşı direncin Avrupa toplumlarının içinde teşvik edileceğini” açıkça ifade etmektedir.
Bu, AB’yi zayıflatmak amacıyla faşist güçlerin dolaylı biçimde desteklenmesi anlamına gelmektedir.
Almanya ve Fransa uzun süredir ABD’ye olan bağımlılıklarını – olabildikce – azaltma ve kendi askeri kapasitelerini güçlendirme arayışındadır. Bu strateji belgesinin ardından nasıl bir tutum alacakları belirsizdir.
Almanya Federal Cumhurbaşkanı Merz ise bazı tespitleri anlayabildiğini, bazılarının ise Avrupa açısından kabul edilemez olduğunu dile getirmiştir. Buna rağmen Almanya’nın ABD’den kolayca kopamayacağını da açıkça ifade etmiştir: „ABD’nin de müttefiklere ihtiyacı vardır – Avrupa ile yol alamazsa bile, en azından Almanya ile.“
Orta Doğu
Belge, Orta Doğu’ya ilişkin olarak da ABD emperyalizminin temelyönelimlerini net biçimde ortaya koymaktadır. Üstelik metinde yer alan pek çok başlık, halihazırda sahada uygulanan politikaların resmî bir teyididir.
ABD, Orta Doğu’nun son yarım yüzyılda neden stratejik bir Merkez olduğunu üç gerekçeyle açıklar:
enerji kaynakları, emperyalistler arası rekabet ve bölgesel çatışmaların küresel yayılma riski.
Ancak belgeye göre bu gerekçelerin ikisi artık geçerliliğini yitirmiştir. Enerji tedariki küresel ölçekte çeşitlendirilmiş, ABD ise bölgede askeri ve siyasi olarak en avantajlı konuma ulaşmıştır.
ABD’nin Orta Doğu’daki temel hedefleri şunlardır:
– Enerji kaynaklarının rakip güçlerin (özellikle Çin’in) denetimine
geçmesini engellemek
– Hürmüz Boğazı’nı açık tutmak (İran’ın güneyinde, önemli petrol deniz
ticaret-yolu)
– Kızıldeniz’deki ticaret yollarını güvence altına almak (Yemen’deki
Husi milisleri geçmişte bu ticaret rotasında İsrail gemilerine saldırdı)
– Bölgedeki “terörle mücadele”yi sürdürmek
– İsrail’in güvenliğini koşulsuz biçimde sağlamak
ABD, Orta Doğu’nun gelecekte petrol üreticisi kimliğinden çok, uluslararası sermaye için bir yatırım havzası haline gelmesini hedeflemektedir. Bu doğrultuda işbirlikçi burjuvazinin ekonomik çeşitlendirme adı altında yeni sektörlerde sömürüyü derinleştirmesi teşvik edilmektedir. Körfez monarşilerinin mevcut yönetim biçimleri sorgulanmamakta; ilişkiler tamamen çıkar temelinde ele alınmaktadı. Yani bu yönetimlerin oldukları gibi kabul edilmesi ve baskı yollarla değiştirilmemesi gerektiği ifade edilmektedir.
ABD’nin Esad’ın devrilmesindeki rolü ya da İran, Irak ve Lübnan’a yönelik açık tehditleri belgede bilinçli olarak görmezden gelinmektedir.
İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesini hedefleyen İbrahim
Anlaşmaları, ABD için hâlâ merkezi bir öneme sahiptir. Ancak İsrail’in sınırsız yayılmacılığı ve Filistin halkına yönelik imha politikası, ABD’nin bölgesel manevra alanını daraltmaktadır. Mevcut koşullarda Suudi Arabistan’ın bu anlaşmayı imzalaması neredeyse imkânsızdır; zira bu, Arap dünyasında ciddi bir meşruiyet krizine yol açacaktır. Buna rağmen ABD baskısını sürdürmeye devam edecektir.
Suriye konusunda Türkiye’ye kilit bir rol biçilmektedir. HTŞ’nin ülke genelinde iktidarını pekiştirmesi, Suudi Arabistan, Ürdün, İsrail ve Türkiye’nin ortak katkısıyla mümkün görülmektedir. Türkiye’nin cihatçı gruplar aracılığıyla Suriye topraklarını fiilen kontrol altına alması ya da El-Kaide bağlantılı HTŞ’yi iktidara
hazırlaması ABD açısından bir sorun teşkil etmemektedir. Bu durum, Erdoğan’ın kısa süre önce Beyaz Saray’da ağırlanmasıyla ve “meşhuriyet” almasıyla da uyumludur.
“Terörle mücadele” söylemiyle kastedilen, gerçekte ABD’nin bölgesel stratejisine engel teşkil eden tüm devlet dışı silahlı güçlerin tasfiye edilmesidir. Bu doğrultuda ABD, çeşitli ülkelere baskı uygulayarak
farklı örgütlerin silahsızlandırılmasını dayatmaktadır.
Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması talep edilmekte; Lübnan hükümeti bu konuda başarısız olması hâlinde ABD ve İsrail tarafından açık müdahale tehditleriyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Irak’ta ise
İran’a yakın Haşdi Şabi’nin silahsızlandırılması hedeflenmekte, böylece İran’ın bölgedeki etkisinin kırılması amaçlanmaktadır.
Filistin direnişinin silahsızlandırılmasına yönelik plan ise Donald Trump’ın sözde 20 maddelik “barış planında” somutlaşmıştır; bu plan, Türkiye’nin de aktif rolüyle başta Hamas olmak üzere Filistin direniş
güçlerini silahsızlandırmayı hedeflemektedir.
Aynı strateji kapsamında, Türkiye’nin “ulusal güvenliği” gerekçe gösterilerek PKK’nin tasfiyesi de gündeme alınmakta; böylece ABD, stratejik ortağı Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını da bu çerçevede
güvence altına almaya çalışmaktadır.
Filistin–Kürdistan, İntifada–Serhildan!
ABD, Filistin’de olduğu gibi Kürdistan’da da sömürgeci politikalarını makyajlamaya çalışmaktadır.
Filistin’de teknokratların vitrine çıkarıldığı, gerçek iktidarın ise ABD ve müttefiklerinin elinde kaldığı bir düzen tasarlanırken, Kürt halkına da benzer bir kader dayatılmaktadır.
Ulusal savunma stratejisi, Türkiye’nin Suriye’deki konumunun güçlenebileceğini göstermektedir. Bu durum Rojava’nın geleceğini belirsizliğe sürüklemektedir. Türkiye, Rojava’nın fiili özerkliğini tasfiye etmekte kararlıdır ve bu yönde HTŞ üzerinde baskı kurmaktadır. HTŞ’nin Rojava’yı askeri olarak yenmesi mümkün değildir. Bu nedenle taraflar, ABD baskısıyla 10 Mart anlaşmasını öne sürerek zaman
kazanmaktadır. DAANES’in Suriye’ye entegrasyonunu öngören bu anlaşmanın, belirlenen -takvime rağmen hayata geçirilmesi şimdilik gerçekçi görünmemektedir.
HTŞ yönetimi, İsrail’in Güney Suriye’yi işgaline göz yummakta; Filistinli grupları sınır dışı ederek fiilen İsrail’e hizmet etmektedir. Bu rejim, Filistin halkının ve bölgedeki tüm ezilenlerin açık
düşmanıdır.
Rojava Devrimi’ni yaratan Kürt halkının demokratik kazanımları da hedef alınmaktadır. Türkiye ve İsrail, emperyalist sistem içinde kalıcı ortaklar olarakkonumlandırılmak istenmektedir.
Bu nedenle Kürtler ve Suriye’nin diğer ezilen halkları için böyle bir Suriye düzeni bir çözüm değil, yeni bir baskı rejimidir. Gerçek barış ancak ortak mücadeleyle mümkündür. Çünkü emperyalist küreselleşme çağında baskıcı güçler nasıl iç içe geçmişse, direniş de birleşik olmak zorundadır.
Bu ulusal güvenlik stratejisi, açıkça bir savaş hazırlık belgesidir. ABD emperyalizmi, üçüncü bir paylaşım savaşının ihtimal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşebileceğinin farkındadır. Kapitalizmin çürüyen düzeni savaşlarla ayakta tutulmaya çalışılmakta; ta ki ezilenlerin mücadelesi bu sistemi tarihin çöplüğüne gönderene kadar.
